ÇaykaraDernekpazarıÇaykara KöyleriÇaykara Köyleri HaritasıÇaykara NeredeUzungölÇaykara nedirWhatsApp Link Oluşturma
DOLAR
36,4287
EURO
38,0206
ALTIN
3.374,10
BIST
9.741,07
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
reklam

Anamın Hikayesi

1967 yılında Çaykara Ulucami Mahallesi’nde doğdum. İlkokulu Ulucami’de, orta ve lise eğitimimi ise Çaykara’da tamamlayarak 1984 yılında mezun oldum. 1985’te İstanbul’da ticaretle uğraştıktan sonra 1989-1991 yıllarında askerlik görevimi yerine getirdim. 1993 Mayıs ayından bu yana Almanya’nın Mannheim şehrinde yaşıyor, memleketim Trabzon, Çaykara ve köyüme olan sevgimi her daim kalbimde hissediyorum.
25.02.2025 06:04
A+
A-

Bu hikâyenin kahramanı benim anam. Bir Karadeniz kadını… Çileyle yoğrulmuş, hayatın yükünü sırtında taşıyan, içine attıklarıyla ayakta kalan bir kadın. Gülen yüzünün ardında sakladığı hüzünle, kimseye belli etmeden, kimseye dert yanmadan yaşayan…

Her Karadeniz kadını gibi değildi, farklı başlamıştı hayatı. Onun hikayesi biraz daha başka… Ailenin tek kızı, babasının biricik göz bebeği. Evlerinde geçim sıkıntısı yok denecek kadar azdı. Belki bu yüzden biraz nazlı biraz da şımarık büyüdü. Babası onu el bebek gül bebek büyütmüştü. Ama bir gün onu istemeye geldiler. Daha çocuktu, 14 yaşındaydı…

Babası, “Kızım daha çocuk…” dediğinde, o çocuk farkında bile değildi neler olacağının. Ama köy yeri böyleydi işte, büyüklerin sözü geçer, onların dedikleri olurdu. Sonunda razı oldu, istemeye istemeye verdi göz bebeğini…

Ve o düğün anam için bir dönüm noktası oldu. O gün çocukluğu bitti, o gün hayatının en uzun yolculuğu başladı. Hiç bilmediği bir dünyaya adım attı. Bir ev ama sadece ona ait olmayan bir ev… Bir hayat ama sadece ona ait olmayan bir hayat… Tanıdığını sandığı ama hiç tanımadığını fark ettiği insanlarla yaşamak, her söze dikkat etmek, kendini ifade edememek… Gözleri dolsa da gözyaşlarını içine akıtmak…

Kadının sesi çıkmazdı o zamanlar. Çıksa da duyulmazdı. Haksız da olsa, haklı da olsa boynunu bükmek zorundaydı. Kocası askere gittiğinde tek başına kaldı. Karnında taşıdığı bebekleri dünyaya getirdi. Ama bazıları hayata tutunamadı, toprağa verdiklerine bile doğru düzgün ağlayamadı. İçini çeke çeke, kimse görmesin diye saklı saklı ağladı.

Kocan gurbete gidiyor, askere gidiyor. Çocukların oluyor, çocukların ölüyor. Kocan yanında değil. Tarlaya çalışmaya mı gideceksin, sığırlara mı bakacaksın, dağdan ot mu taşıyacaksın, odun mu kıracaksın, evin büyüklerine mi bakacaksın, çay mı kıracaksın? Evin gelini misin, kölesi misin? Sin, sin de sin…

Fakirlik ayrı bir dert. Kocan askere gidecek, ayakkabısı yok. O kadar ki senin ayakkabını giyip gidiyor. Karadeniz kadını beklemeye alışkındır. Bekliyorsun. Özlemle, hasretle bekliyorsun. Deniz gidenleri yutar, yol uzakları tüketir, kadınlar ise hep bekler. Beklemek kaderdir, dönüşleri gözlemek, yolları gözlemek… Ve beklerken de çalışmak… Tarlaya gidilir, sığırlara bakılır, odun toplanır, eve bakılır, çocuk büyütülür… Ve o çocuklar bir gün aynı kaderi yaşar…

Kocan askerden hasta dönüyor. İş yok, para yok. Gurbete gidiyor, yine bekliyorsun. Hep bekliyorsun. Babam köyde bakkal dükkanı ve postane açınca biraz nefes aldılar. Ama hayat değişmedi. Sorunlar biraz azaldı, ama anamın omuzlarındaki yük hiç hafiflemedi.

Bir gün kocan sana, “İstanbul’a taşınıyoruz” diyor. Hiç istemiyorsun ama söz hakkın yok. Kocan için, çocukların için yola çıkıyorsun. Hayat boyu Trabzon’a bile sayılı gitmişken kendini bir anda İstanbul’da buluyorsun. Alışamıyorsun. Her gün çile gibi.

İstanbul… İstanbul ona hiç gülmedi. Kalabalık, gürültü, yabancılık, yalnızlık… Köyün uçsuz bucaksız gökyüzünden duvarların arasına, betonların içine… Orada nefes almak bile zordu. Günler geçti, yıllar geçti ama alışamadı. Kalbi hep köyde kaldı.

Sonrası… Kocan hasta oluyor, bağırsak kanseri oluyor, şeker hastası oluyor. Ameliyat ediyorlar, bağırsaklarını yan tarafa bağlıyorlar, kocanın hastabakıcısı oluyorsun, sürekli torbasını değiştiriyorsun… Dert, sıkıntı bitmiyor.

Ve gün geldi, babam emekli oldu. “Hadi köye dönelim” dedi. Anamın gözleri parladı. “Tamam, şimdi yaşayacağım” dedi ama heyhat… Beyin kanaması geçiriyor ve bir hafta içinde kocan ölüyor. Hayat bir kez daha başına yıkılıyor. Bir enkaz gibi kalıyorsun ortada. Çıplak, savunmasız, kimsesiz.

Tarlanın dibine, caminin yanına defnettiler babamı. Dizlerinin bağı çözüldü. Köyde kaldı, ama yanında onunla yaşlanacak adamı olmadan. Yalnız kaldı, ama kimseye muhtaç olmadı. Çünkü babam ona bir maaş bırakmıştı. “Allah babanızdan razı olsun, beni kimseye muhtaç etmedi” der hep.

Anam yaşamaya devam etti. Dizleri tutuyor, sapasağlam, çalışkan… Tarlada çalışırken birden aklına vuruyor, iniyor aşağı, babamın yanına. Ağlıyor, ağlıyor tekrar işine dönüyor. Bu hep böyle devam etti. Ama artık eve döndüğünde kimseyi bulamıyordu. Eskiden dertleştiği biri yoktu. Sofrada tek başına oturuyordu. Pencereden dışarı baktığında, karanlığın örttüğü sessizlikte bir zamanlar yankılanan sesleri artık duyamıyordu. Bir avlunun ortasında koca bir hayatın gölgesinde kaldı.

24 yıl geçti babamın ölümünden sonra. Anam her Kasım ayında İstanbul’a gelir, Nisan’da Trabzon’a döner. Ama seçim zamanı olunca daha erken gider, oyunu kullanmak için. Çünkü oy önemli onun için. Ve babamı hiç unutmadı. Hâlâ bile, “Allah babandan razı olsun” der. Ben de bazen sorarım, “Ana, babamı sevdin mi?”
Gözlerini uzaklara diker, sesi titrer, “Nesini seveyim oğlum… Biz sevda değildik. Bobam beni istemeye istemeye verdi…”

Ve şimdi… Anam Bursa’da, ablamın evinde kalıyor, bazen hasta yatar bazen iyi olur kalkar. Kim bilir belki bu Nisan’da çok sevdiği köyüne gidemeyecek. Belki de istemediği İstanbul’un yada İnegöl’ün bir yerinde, dört duvar odasında, hasta yatağında vakti saatini bekleyecek.

Zor… Çok zor bir durum bu.
Bir insan için çok zor. Çocukları için zor. Ama benim için daha da zor. Ablam anneme kraliçelere bakılması gerektiği gibi bakıyor ama ben onun için bir şey yapmıyorum, yapamıyorum.

Ben Almanya’dayım… Elimden bir şey gelmiyor. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ne anlatacağımı bilemiyorum. Bundan sonra ne denir, çözemiyorum.
Gözlerimdeki yaşlar klavyeye düşüyor.
Sanırım artık susmalıyım.

Gurbet… Gurbet… Gurbet…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
× YASAL UYARI ! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.